Ölüm acısının birleştirdiği iki kişi
Şimdi dizide geldiğimiz noktada aşk üçgenlerinden, kimin daha çok sevdiğinden, hangi çiftin "esas çift" olduğundan söz ediyoruz ama...
"Belki ona eski sevgilim demekten ya da onunla hiç sevgili olmadığım gerçeğinden kaçıyorumdur. Ben şimdi Hazan'a sorsam 'Biz seninle eskiden sevgili miydik?' diye, sence ne cevap verir bana? Birlikte film izlemedik, dans etmedik, yemeğe bile çıkmadık. Yani yapmadıklarımız yaptıklarımızdan daha fazla... Fazla da bunca yaşanmamışlık içinde benim bu aşk acım neden bu kadar fazla?"
Bu birbirine taban tabana zıt görünen iki insanın, çevrelerindeki kimsenin inanamadığı aşkını başlatan, Hazan'ın Sinan'a söylediği "kas ağrısı kalp ağrısını bastırmaz" cümlesiydi belki de. Kendisini (ailesi dahil) dış dünyaya tamamen kapatan Sinan'ın acısıyla yüzleşmesini sağlayan, kalbini aralayan cümle olmuştu bu. Hazan yıllar boyunca uzaktan uzağa izleyerek aşık olduğu Sinan'ın öfkesinin, hırsının, hatta vurdum duymazlığının bile nedeninin -kendisinin çok yakından tanıdığı- ölüm acısı olduğunu görebiliyordu. Hazan'ın tamamen kalbinden ve kendi acısından dökülen bu sözcükler Sinan'ı en zayıf yerinden yakalayıvermişti. Kimseyle iletişim kurmayan Sinan, ağzını bile açmadan, kılını kıpırdatmadan Hazan'ın sözlerini gözleri dolarak dinledi. Hazan'ın yıllar önce kaybettiği ama özlemi hiç geçmeyen babası için hissettikleri Sinan'ın hissettikleriyle öyle örtüşüyordu ki, kendi kendisine bile dile getiremediği duyguları öyle gerçek ifade ediyordu ki, Sinan "Annen mi öldü senin de?" diyebildi yalnızca. Hiçbir şeyin göründüğü kadar basit olmadığını anlayabilen "Babasız kız" Hazan ve "kalp ağrısını kas ağrısıyla bastırmaya çalışan" hırçın adam Sinan'ın ilişkisi, acılarını paylaşarak başlamıştı. En zayıf, en kırılgan yerleri ve en güçlü duyguları biraraya getirdi onları: Ölüm acısı.
Sinan'ın önceleri inatlaşmaktan ve onunla uğraşmaktan keyif aldığı Hazan'ın, zamanla tanıdığı herkesten farklı olduğunu görmesi ve "nedenli , nedensiz, oyunlu, oyunsuz" hep onun yanında, sadece onun yanında olmak istemesiyle hayatları iyice birbirine karıştı. Hazan, uzaktan uzağa bile kalbini görebildiği Sinan'a ilk andan beri aşıktı zaten. Sinan'sa henüz aşkın ne olduğunu bilmiyordu. Sığ sularda yüzmeye alışıktı. Hazan gibi derin, sert, dalgalı bir denizde nasıl hayatta kalınır bilmiyordu. Korktu, çıpındı ama o suya kendisini bırakmayı başardı sonunda. Hazan için hissettiği şeyin adını koyması ve bunu kabul etmesi zaman alsa da her zaman onun için, onun yanında oldu. Annesinin tüm hırslarına direnip savaşan, tek başına ateşler içinde baygın, babasının hayaline sığınan Hazan'ı bulup hastaneye götüren de Sinan'dı, nezarethanede geçireceği gece boyunca Hazan korkmasın diye kendisini tutuklatan da, onun canını kurtarmak için kendisi ölümü göze alan da oydu. Hazan'ın kendisini bırakıp, baba özlemiyle içinden geldiği gibi özgürce ve katıla katıla ağlamasını sağlayan da yine Sinan'dı.
Birlikte yemeğe çıkamadıkları, dans edemedikleri, sinemaya gidemedikleri ve insanları "sevgili" yapan bütün o normal şeyleri yapamadıkları için hayıflansa da Sinan, aslında çok daha özel şeyleri paylaştı onlar; ölüm korkusunu.. özgürlüğünü kaybetme korkusunu.. sevdiğini kaybetme korkusunu.. hastalığı, parasızlığı, özlemeyi, ölüm acısını... Şimdi dizide geldiğimiz noktada aşk üçgenlerinden, kimin daha çok sevdiğinden, hangi çiftin "esas çift" olduğundan söz ediyoruz ama "Ben onu tanıyorum, ona inanıyorum" diyerek herkesi karşısına alan bir adamın ve "Özgürlüğünden daha önemli ne olabilir?" diye soran bir adama "Sen varsın..." diye cevap veren bir kızın birbirinden kopabileceğine kim inanır ki?