Sancar'ın değil, Nare'nin iyileşmesini izlemek istiyorum ben

Işınla Bizi Scotty 18.12.2019 Sefirin Kızı
Sefirin Kızı

Sefirin Kızı'nın açılışından çok etkilendim. İlk andan tedirgin edici, gerilimli ve aynı zamanda hüzünlü bir hikayeye adım attığımızı, bize küçük bir kızın masumiyeti ve şaşkınlığı üzerinden hissettirdi ve bizi trajedinin ortasına fırlatıverdi. İlgiyi bir anda maksimuma çıkaran bıçaklama sonrası sahnesi, ana karakterimiz Nare'yle kızının aralarındaki ilişkinin şeklini ve anne-kız diyaloğundaki sıradışı samimiyeti görmek bu ikiliye kanımı hemen kaynattı.

 
Bu can alıcı girişin ardından hikaye eş zamanlı olarak, iki koldan akmaya başladı. Nare'nin kızını babasına emanet etmek için yıllar önce ayrıldığı Muğla'ya geri dönüş yolculuğuyla kızının babası Sancar'ın düğünü eş zamanlı olarak ekrana gelmeye başladı.
 
Hem zarif ama güçlü, genç anne Nare rolünde Neslihan Atagül'ü hem de yaşadığı acıyı ve öfkesini içinden seneler boyunca atamamış Sancar rolünde Engin Akyürek'i başarılı buldum. İki başrol oyuncusunun yanı sıra, Sancar'ın en yakın arkadaşı rolünde Uraz Kaygılaroğlu'nu ve annesi rolünde Gonca Cilasun'un performanslarını çok beğendim. Performanslar bakımından benim için dizinin yıldızı ise, Melek'i canlandıran çocuk oyuncu Beren Gençalp'ti. Küçük oyuncu, karakterine ve hikayenin akışına tam konsantre bir performans sergiledi ve her duyguyu izleyiciye geçirmeyi başardı. Yer aldığı her sahnede rol çaldı desek yeridir.

 

 

Muğla'nın doğal güzellikleriyle dolu görüntüler, yöresel âdetler ve şive de (zaman zaman anlama güçlüğü yaşasam da) dizinin artılarındandı. Diyalogları çok doğal ve gerçekçi buldum. Ve ilk bölüm için oldukça iyi izlenme oranları almasını sağlayan ana unsur: Dizi çok akıcı ve sürükleyici ilerledi. Neredeyse hiç sıkılmadan, ilgim dağılmadan izledim bölümü. Bu anlamda tek şikayetim, henüz ana karakterlerle yeni tanışıyor ve yaşadıkları dramla sarsılıyorken aralara serpiştirilmiş komedi unsurlarının duyguyu bölmesi olabilir. Bölüm süreleri uzun. Yan karakterere ve iki buçuk saat süren yoğun dramın boğuculuğu içinde nefes alacağımız daha hafif anlara elbette ihtiyaç var. (Bu pek çok dizide de başvurulan bir şey.) Ama bu kısa eğlence molalarının yerinin ilk bölüm olmadığını düşünüyorum. Henüz karakterleri tanımaya, konuyu anlamaya çalışıyor ve diziyle ilgili genel bir duygu oluşturuyorken bu 'komik karakter' araları duyguyu ve konsantrasyonu dağıtmaktan başka bir şeye yaramıyor.
 
Bütün bu saydığım (çoğu) olumlu özellikleri bir yana bırakıp konunun özüne gelecek olursak... Nare tecavüze uğramış; aşık olduğu ve evlendiği adam tarafından bakire olmadığı öğrenildiğinde, kendisine inanılmayarak, büyük bir öfkeyle kapı dıraşı edilmiş genç bir kadın. Babası tarafından da kendisine inanılmadığı bir yana, tecavüzcüsü korunup kollanmış. Kendini çaresiz ve yapayalnız hissettiği bir anda intihar etmeye kalkışmış. Bir şekilde hayatta kalmış. Çocuğunu doğurmuş ve onu nerdeyse tek başına bir anne olarak başarıyla büyütmüş. 
Bir kadının yaşadığı bu derece ağır mağduriyeti, göz yaşı ve dehşet unsurlarını reyting alma uğruna köpürterek sömürmediği; mağduriyeti kullanmaya değil, anlatmaya çalıştığı sürece hiçbir itirazım olamaz. Hatta aksine keşke bu tür ayakta kalma hikayelerine, mağdur kadınların seslerine samiyetle daha çok yer verilse ekranda. Benim bu ve bunun gibi hikayelerdeki temel sorunum, bu şiddet mağduriyetinin romantize edilmesi, bir 'kurtarıcı' kahraman erkekle olsun ya da -daha da kötüsü- şiddetin bir türünün sorumlusu olan adamla olsun, bir aşk hikayesi olarak sunulması. 

 

 

Yıllar önce, yine Engin Akyürek'in başrolünde yer aldığı Fatmagül'ün Suçu Ne? dizisinde de tecavüz mağduru genç bir kızın, şikayetçi olmaması için tecavüz olayının bir şekilde içinde yer alan, tanığı olan bir kişiyle evlendirildiğini izlemiştik. Dizi eğer Fatmagül'ün mücadelesini bir aşk hikayesine dönüştürmese ve zorla evlendirildiği kişiye aşık olmadan, kişisel mücadelesi çerçevesinde sürse çok değerli bir yapım olarak kalacaktı zihnimde. Aynı tehlike şu an Sefirin Kızı için de geçerli. Sancar, sadece evlendikleri gece değil, Nare'nin ağzından herhangi bir ismi duyduğu anda bile kıskançlıktan deliye dönen, en yakın arkadaşı ona Nare'nin kendini öldüreceğini söylediğinde bile tek düşündüğü ne zamandır tanıştıkları olan, güvensiz, takıntılı, saplantılı kesinlikle uzak durulması gereken bir adam. Evlendikleri gece Nare'nin bakire olmadığını anladığında, Nare ona göz yaşları içinde abi bildiği adam tarafından tacavüze uğradığını söylediğindeki tavrı, aşık olduğu ve senelerdir tanıdığı kıza, "Sen onlar gibi değilsin. Sen bana inanırsın. Sen bana inanırsan ben yeniden nefes alabilirim, inanmazsan bir daha nefes alamam." sözlerine rağmen inanmayıp, onu şiddete varan bir öfkeyle kapı dışarı edişi ve "Sen yaralarımı sar diye geldim ben sana" diye ağlayışını görmesine rağmen senelerce aldatıldığına inanmamayı sürdürüşü, onu her türlü romantik bir karakter olma konumundan uzak turuyor. Nare, yaşadığı onca acıya ve hayal kırıklığına rağmen ölümü düşünmemişken Sancar ona inanmayıp kapı dışarı ettiğinde ve yapayalnız bıraktığında intihara kalkışıyorsa eğer, olası ölümüne sebep olan adamla bu mağdur kızın ilişkisini romantik bir masal olarak görmek imkansız.
 
Dizinin senaristleri Ayşe Ferda Eryılmaz ve Nehir Erdem, benzer bir temayı işleyen Sen Anlat Karadeniz'in de yazarlarıydı. Orada da hikayenin kısa sürede iki erkeğin kavgasına dönüşmesi, kadının kurtarılacak bir nesneye dönüşmesi ve vardığımız noktanın erkeğin kahramanlaştırılması olmasından rahatsız olmuştum.
 
İki senaristin bu yeni dizilerinde bu konuda ilerleme kaydettiklerini söylemek mümkün. Dizinin esas adamı konumundaki Sancar, romantik bir prens gibi konulmadı izleyicinin karşısına. Aksine Nare'nin yaşadığı acının baş mimarlarından. Eryılmaz ve Erdem'in yazdıkları senaryolarla topluma bir ayna tutmaya çalıştıklarının farkındayım ama işin gerçeği, bu niyetle girişilen hikayeleri amacına hiç hizmet etmeyen bir noktaya evriliyor bir süre sonra. 

Nare'nin kızına söylediği "Sakın boyun eğme. Özgür olmak her istediğini yapmak demek değil, istemediğin hiçbir şeyi yapmamaktır. Kimsenin sahip çıkmasını bekleme. Sen kendine sahip çık." sözleri, sadece Melek'in kulağına değil, dizinin senaristlerinin kendilerinin de kulaklarına küpe olmalı. Çocukluğundan beri tanıdığı, yaralarını sarması için ona sığınan kıza hakaretler edip kapı dışarı eden bir adamın günün birinde gerçeği anlayacağı ve pişman olacağı umuduyla mı izleyeceğiz diziyi? Tıpkı Nare'nin söylediği gibi, o gece yaptığıyla, Sancar'n Sefir'den ve Akın'dan bir farkı kaldı mı? Eğer bu diziyi izleyeceksek, bundan sonra artık Nare'nin haklılığını Sancar'a kanıtlamasını değil, kızıyla birlikte hiçkimseye boyun eğmeden ayakta kalmalarının hikayesini izlemeliyiz. Ben mağdurun, Nare'nin iyileşmesini izlemek istiyorum; onu ölüme sürükleyen Sancar'ın değil. Hiçbir kadın, kendisine hayatı zindan eden, güvenmeyen, psikolojik ya da fiziksel şiddet uygulayan bir adamı iyileştirmekle yükümlü olamaz. Kendisine pislik muamelesi yapmış bir adamı yıllar boyunca sevmeyi sürdürmeyecek kadar da kendine saygısısı olmalı ve değer vermeli. 
 
Sefirin Kızı'yla ilgili yaşadığım bu endişe ve ikilemin yanında beni rahatsız eden bir konu daha oldu: Nare'nin kızına "Boyun eğmeyeceksin. Kendine sahip çıkacaksın." dedikten ve kızı da ona "Söz senin gibi olacağım, vazgeçmeyeceğim." diye cevap verdikten hemen sonra kendini öldürmeye kalkışması (hem de kızının neredeyse yanı başında) hem kabul edilir hem de inanılır bir şey değil. 
 
Bütün bunlarla birlikte dizinin geleceğinden ne beklemem gerektiğini de devam edip etmeyeceğimi de bilemiyorum. Haftalar boyunca, Sancar'ın acımasızca ölüme kadar sürüklediği Nare'yi yeniden sevip sevmeyeceğini, pişman olup olmayacağını anlatan bir hikaye izlemek istemiyorum ben. İzleyici de Nare de ve bu mağduriyetleri yaşamış tüm kadınlar da bundan çok daha iyisini hak ediyor. 
 

Paylaş

Yorum yapın

 

Tüm Sefirin Kızı Bilgileri