Mutluluğun dumanı tütüyor, fazla uzaklaşmış olamazlar

Uzunçorap 29.9.2016 No 309
No 309

Dün akşam diziyi izledik. Şimdi geriye dönüp diziyi hatırlamak isteyince aklıma ilk gelen şey, Yıldız ve Fikret'in evde televizyon izledikleri sahne oldu. İsmet babaanne geliyor, ikisine "Hala diziniz bitmedi mi, ne kadar uzun sürdü" diyor. İşte o sahnede Yıldız Fikret'e izledikleri dizinin partnerleri hakkında, "Bu bölümde öpüşürler, sonra hemen ayrılırlar" gibi bir şey dedi, Fikret de ona "Çatışma olmazsa dizi sürmez" gibi bir şey dedi. Bu diyaloğu iki şekilde okudum:  İlki, Yıldız ve Fikret'in izlediği dizideki gibi, bu bölümde Lale ile Onur önce mutlu olacaklar, hemen sonra da, yani daha mutluluğun dumanı tüterken ayrılıverecekler. İkinci olarak da seyirciye "Bu izlediğiniz bir kurgu" hatırlatması yapılıyor diye yorumladım. Yani dördüncü duvarı yıktı Yıldız. Ben de diziden koptum o an.  Sanatsız, hikayesiz, müziksiz, resimsiz yaşayamıyoruz, imkan bakımından fakir ortamlarda bile toprağa cama bir şeyler çizilmesi, çıplak sesle söylenen bir şarkı, uydurulan masallar, ayak üstü canlandırmalar, şimdi sen ..mişsin gibi yapmalar, oyunlar. Dolayısıyla sanat da yaşamın taklidi. Bir yanda da içiçe aynalar gibi hayata ayna tutuyor, o ayna içinden yaşamı görüyoruz, ve diyoruz ki, yaşam da bir kurgu. Peki neyin kurgusu, aslı ne. Aslında diyeceğim şu, Yıldız dördüncü duvarı yıktı, ben de diziden koptum, rüyadan uyandım, üşüdüm. Nasıl ki sürekli hayatın arkasında hangi kurgu var diye düşünürsen kendini hayata veremezsin, hep bir mesafede kalırsın, Familya dizisinde 2. bölümde miydi, Yaşar Beyoğlu demişti ya," İstanbul'da düş göremiyordum, burada da gerçeği göremedim" diye. Sanat da öyle, sürekli etrafta bir sürü kamera var, ekip var diye düşünecek olursak ortam soğur. Zaten bazen fanlardaki başrolleri birbirine yakıştırma durumu bundan oluyor herhalde. Orada bir kurgu olduğunu sürekli düşününce, kurgunun içindeki gerçeğe inanmak istenmesinden. "Hepsi kurgu değil, orada bir gerçek var", deme ihtiyacı. Zor iş. Hem kurgu olduğunu bilip ya da kabul edip hem de keyif almaya bakmak. Bir de kurgu sahneden çıkıp seyirciye bunu hatırlatınca daha da zorlaşıyor. Neyse, duyulmuştur bir gerek, gelen kabulümüz.


Bu yazıda diziyi düşünüp aklıma hangi sahne gelirse, onunla devam edeyim.  Bölümden ikinci olarak aklıma gelen, Lale ve Onur'un barışıp, Lale'nin kırmızı arabasının önünde, ay ışığının altında boğaza bakıp birbirlerine güzel şeyler söyledikleri sahne. O sahne aslında daha romantik, daha teslimiyetli bir sahne olmalıydı ama Lale'de hala soğukluk ve mesafe var gibi. Barışmalarına rağmen Onur'a  güvenmiyor herhalde. Yani Lale, Onur kadar aşık değil. Bu geçinemedikleri süreçte Onur acayip irtifa kaybetmiş, acayip düşmüş gözünden Lale'nin. En başta daha samimiydi Lale, Onur'a karşı. Bağırıp çağırırken bile daha samimiydi. Şimdi tanışık biri gibi sadece, bir yabancıya bakar gibi bakıyor. Hani arada kaçamak gizli sevdalı bakışları olsa deriz ki, için için yanıyor, yanıyor bu gönlü. Fakat öyle bir durum yok. Tabii olmasına da gerek yok. Sonuçta bu ilişki aşkla başlamadı. Ne diyordum, barışsalar bile devamında, Lale bir tur atarken Onur'un on tur falan atması gerekecek eşitlenmeleri için, ki bölümün sonunda zaten olan oldu. Artık Onur kanat takıp uçsa... Tabii bu final sahnesinde,  bu güzel geceyi bozmayalım, diyen Lale'nin Onur'a Pelinsu ile ilgili bilmesi gerekenleri anlatmayışının da dolaylı etkisi oldu. Onur gerçeği bilseydi, Pelinsu'ya böyle merhametli ve sahiplenici davranmayabilirdi. Onur'a telefon edip "Gel Pelinsu'yu buradan al, ben kalamam, eve geç kaldım" diyen Hande nam kişi de Onur ve Pelinsu çıkarken arkada kaldı. Hani acelen vardı bacım, hesabı ödemek için mi kaldın geride ne yaptın. Neyse, işin bakiyesine bakınca, Lale mi Onur mu haklı diye sorunca. Onur'un aşkı, Lale'ye düşkünlüğü, herşeyden ormantik anlam çıkarması, Lale surat asınca elinin ayağının dolaşması, moralinin hemencecik bozulması falan hoşuma gitmiyor değil, sory, ama Lale'den birazcık karşılık görünce şımarması, kendinden emin havalara girmesi de hoşuma gitmiyor. Tabii sabıkalı bir de geçmişi var. Lale'nin soğukluğu hoşuma gitmiyor ama başta böyle değildi. Dolayısıyla Lale mi Onur mu haklı, konusunda taraf tutmakta zorlanıyorum. Galiba Lale biraz daha ağır basıyor.


Diziden üçüncü aklıma gelen Filiz oldu. Lale'lerde yemek masası sahnesi. Filiz her bölüm beni eğlendiriyor. Bu bölümde de dedektif yönü daha bir parladı. Erol da Filiz'i hafife almaması gerektiğini anladı. Annesi Betül'e benzetmekte de haklı. İki kadın da eşit güçlerde gibi ama Filiz dobra, Betül sinsi, Filiz kabalaşabiliyor, Betül kibar kalıyor. Hangisini alırım. Filiz'i. Betül'den fersah fersah uzak durmak lazım.


Dördüncü aklıma gelen de Kurtuluş oldu. Sevdiğimden değil, sinir olduğumdan. O ağdalı ağdalı, uzata uzata, bitmek bilmez "Nünüüm Nünüüm" deyişleri... Sürekli afyon almış gibi baygın, bulanık nereye baktığı belli olmayan,  gözleri yarı kapalı bakışları... Çok yoruyor bu Kurtuluş. Bereket Nilüfer, aşkı bitmese de epey uyandı kocasına karşı. Öyle de bir uyandı ki, yağmur yağsa, Kurtuluş'tan bilecek. 


Beşinci aklıma gelen Songül oldu. Lale evlenmekten vazgeçmişken, hani artık "annemin gönlü olsun, bebeğimi babasız nasıl doğururum", düşüncelerini önemsemez hale gelmişken, niye annesine yani Songül'e "Onur ve ailesi beni sözleşmeye zorladı, Onur yakın zamana kadar Pelinsu'yla birlikteydi, ben de bunu kabul etmek zorunda kaldım, Pelinsu da sözleşmeyi öğrenmiş, beni de düğün günü tehdit etti" demiyor. Hala niye saklıyor? Annesi yaygara koparmasın, rezalet çıkmasın, gidip Onur'ların evini basmasın diye olabilir ama kendisi zor durumda kalıp duruyor, bahaneler uydurmak, yalan söylemek zorunda kalıyor. Söylesin rahatlasın. Biz de rahatlayalım. Songül onca görmüş geçirmişliğiyle ve uyanıklığıyla, çoktan durumu çözmeliydi. Bak Filiz bile nerelerden cımbızlayıp bağlantılar kurarak gerçeğe yaklaştı.


Altıncı aklıma gelen Betül ve Erol'lu sahne oldu. Dedikodu yapalım diye hevesle oturup tam Erol işte ne olduğunu anlatacakken, Betül'ün hepsini merdiven çıkar gibi tek tek bilmesi, yani İsmet'in holdinge geldiğini, Pelinsu'nun orada işe başladığını öğrenmesini ve Onur'a rest çekmesini falan bildiği sahne ile bir sonraki, telefonda yine Erol'un anlatacaklarını tahmin ettiği sahne. Yani bu bölümde Betül'ün zihinsel yetenekleri bir level atladı. Bu bana Robert Downey Jr'in Sherlock Holmes'u canlandırdığı fimleri hatırlattı, ikincisiydi galiba.  Filmin sonlarına doğru Sherlock Holmes ezeli düşmanıyla karşılaşıyordu, bildiğin kavga dövüş aksiyon. Sonra O  ve rakibi akıl yürütme yoluyla karşısındakinin ne hamle yapacağını tahmin etmeye başladılar, aynı anda. Çok heyecan vericiydi. Yani gerçekten bedensel mücadele etmeden zihinden yapmışlardı dövüş sahnesini ve sonucu görüp dövüşmekten vazgeçmişlerdi. Diyeceğim Betül de zihin yoluyla akıl yürüte yürüte görmüş yaşamış orada bulunmuş kadar olmaya başladı. İlginç bir özellik oldu. Blevo.


Önümüzdeki bölüm ne olur? Lale gazetelerden Onur ve Pelinsu'yu görür. Yine kandığını düşünüp kendine kızıp doktor Onur'un yanına gider. Dün gece telefonunu açmadığı için özür diler ve Onur'un yine kendisini küçük düşürdüğünü söyler. Keşke olsa dediğimse şu: Lale'nin tepesi atıp, buna bir son vermeyi düşünüp gidip annesine herşeyi anlatması. Olayın İsmet babanneye sıçraması. İsmet ne yapar bir şey tahmin edemiyorum. Yani Onur'a şirketten el çektirse, bu ne işimize yarar, hiç. Onur'un Pelinsu'ya hemen şirketten yol vermesini söylesin, yanında telefon ettirsin. Doktor Onur Lale'ye evlenme teklif etsin. Lale de kabul etsin. Onur kıskansın. İşte bu kadar.


Paylaş

Yorum yapın

 

Tüm No 309 Bilgileri