Kalbini İspatlama Sınavı

Uzunçorap 21.6.2016 Seviyor Sevmiyor
Seviyor Sevmiyor

Dizinin temel sorusu zannımca şu: Küçük Deniz, kendisi güzel ve başarılıyken, küçük Yiğit'le empati kurabilmiş ve ona içten bir yakınlık gösterebilmişti. Yani sadece güzel ve başarılı değil, iyi kalpliydi de. Günümüze gelirsek, roller değişmiş. Yetişkin Yiğit yakışıklı ve başarılı olmuş, yetişkin Deniz ise bir loser, ezik, kaybeden olmuş. Şimdi gelelim soruya: Yiğit iyi kalpli mi değil mi? Sadece Deniz'e karşı değil, herkese karşı iyi kalpli mi? Yani karşısındakinin Deniz olduğunu, minnet borcu olduğunu bilmeyerek, nasıl bir zamanlar Yiğit, Deniz için sıradan biriyken, Deniz ona elini uzatabildiyse, şimdi Yiğit de Deniz'i yabancı biri sanıp ona güzel bir el uzatabilecek mi? Bu Yiğit'in kalbini ispatlama sınavı. Bu sınavı nasıl vereceği de işte dizinin süreci olacak anlaşılan.


Dizinin artı yönlerinden biri, herkes haklıyken bir çatışma ortaya koyabilmesi. Demek ki entrikanın dibine vurmadan da olabiliyormuş. Şöyle ki: Bölümün iyi sahnelerinden biri, fragmanda da kullanılan, Yiğit ve  Deniz ellerinde telefon karşı karşıyalarken, Yiğit'in onu görmeyip, algılamayıp yanından geçip gitmesiydi. Bunun üzerine Deniz ne yaptı? Ne yapacak, Yiğit için halihazırdaki görünmezliğini devam ettirdi, karşısına çıkmadı, irtibat kurmadı. Deniz haklı. Zaten Yiğit olmadan da kırık döküktü. Sosyalleşemiyor, İrem'in arkadaşlarının yanına bile gidemiyordu. Hayatına, "Ben varım ya" diyen harbi arkadaşı İrem dışında başarı olarak eklediği bir şey yoktu. Bir de bunların üstüne karşısına hayatını bilmem kaça katlamış Yiğit çıktı. Yani Yiğit'in karşısına çıksa, eski günler, nostalji, ee? sonra bugünden konuşmaya başlanınca bizim Deniz ne anlatacak? Garsonken müşterilerin kendisiyle nasıl alay ettiğini mi? Başarısızlıklarından başarısızlık beğenip mi anlatacak? Kimse kimsenin derdini uzun uzun dinlemek istemez. Yani safi dert dinlemek istemez. Biraz hüzün biraz neşe, sohbet biraz böyle gider işte. Deniz'in neşe, mutluluk, başarı kısmına verebileceği bir şey yok. E sen de, kendin böyle göçüklerdeyken karşındaki gökdelen çıkmış, sürekli yukarı bakmak, onun bitmek bilmez başarısını dinlemek istemezsin. Gel zaman git zaman, sohbet tıkanır, yollar ayrılır. Öte yandan Yiğit de haklı. Bir kastı yok, kötü niyeti yok. Deniz algısına bile girmemiş, kendi elinde olan bir şey değil. Hatta belki Deniz'i böyle loser görse bile aldırmayacak, şu an karşısında gördüğü yabancı (İrem) yerine bildiği, tanıdığı Deniz'i bin kat tercih edecekti. Duygusal, duyarlı birine benziyor ama öyle mi bilmiyoruz, bu sorunun cevabı elimizde yok, zaten dizi bu sorunun cevabı olacak.


İrem deyince, o nasıl bir arkadaştır öyle. Çok şükür ki, esas kızların yanında, hayatının merkezi esas kızımız olan ve ona sürekli sorular sorup iç dünyasını seyirciye açımlamak dışında pek işlevi olmayan, silik kız arkadaş klişesi epey azaldı. Gerçi artık eskinin iki başrol formatı yerine, buradakine benzer, daha kalabalık başrol kadroları da söz konusu. Neyse, İrem bir arkadaş olarak neredeyse ideal. Daha sabah gördüğü arkadaşının boynuna akşam (doğum gününde) bir yıldır görmemiş boynuna atlıyor (Tabii  abarttı burada biraz), ondan azar üstüne azar işitiyor gücenmiyor; yamulan kendi arabası, çarpan Deniz, Deniz bir sori demiyor, İrem aman boşver deyip onu eğlendirmeye çalışıyor... İremcik zekasına mı laf yemiyor, arkadaşlığına mı, "Arkadaş ol azıcık"lar, "Tek kişi ol, adam ol"lar. Deniz'in bağırıp çağırmaları bir yana, canım öyle istedi deyip sabahın köründe müziği bangır bangır açıp dans etmesi. Uyuyamazsın, daha beni iş görüşmesine bırakacaksın diye bir zorba tavır. Üstelik İrem yalan söyleyemeyen, entrika  bilmeyen, bereceremeyen, iyi kalpli, cömert, kılçıksız balık bir arkadaş. Tek kusuru güzel ve başarılı olması. En azından şimdilik öyle. Fakat çalıştığı otelin havuzunu kendi yaşgünü için kapatmış. Üvey annesi olduğu anlaşılan Zümrüt'ün dediğine göre, parasını da ödememiş. Yani İrem'de de biraz aklı havadalık, leylalık var mı acep. Herhalde cevaplar ileriki bölümlere...
 

Deniz'e gelince. Empatisi az, yaygarası çok, telaşçı, ben merkezci. İrem'in suratına höt höt "Yiğit beni ben olduğum için seven tek insandı" diyebilecek kadar kaba. Ama eskiden yani çocukken böyle değilmiş. Bir, yanda, Yiğit'e dombili diyen bir İrem varmış, bir de Yiğit'le yağmur altında geçip giden  zamanları bir yerlerde bulmak isteyen bir Deniz varmış. Geçen bir bölümde Kiralık Aşk'ta Sude Ömer'e "Başarı insanı sakinleştiriyor" gibi bir şey söylemişti. Deniz Aslan'ın da, etrafındakiler yıllar geçtikçe birşeyleri biriktirirken, kendisinin eksilmesi karşısında değişmiş olması garip değil. Gerçi acılar kişiyi acılaştırmamalı, tatlılaştırmalı, insan kalbini kaybetmemeli, karartmamalı, denmiyor mu, deniyor. Elbette, ama Deniz de kötü biri değil sonuçta. Sadece kendi derdine düşmekten etrafına empatisini biraz kaybetmiş. Sonuçta kendisine faydası olmayanın başkasına da faydası dokunmaz diye bir şey de var.

Deniz, Yiğit, İrem derken gelelim dizinin en tatlı, en komik kısımlarının baş aktörü Tuna'ya. Tuna'nın replikleri, sahneleri dizinin neşe kaynağı. Maykıl esprisi de komikti, eliyle böyle göstererek " Efsane düştün ama, havada böyle bir süre asılı kaldın" sahnesi de komikti, "içerik yönetmeniyim, istersen seninle de bir şey içerik"  kısmı da komikti.  Hem izlerken güldük, hem sonra hatırlayıp güldük. Bu tat hep sürsün, e mi.

Dizinin jenerik şarkısı hoşuma gitti. Özellikle o derinden gelen "Seviyor Sevmiyor Seviyor" kısmı.
"Seviyor"la bitmesi de hoş, manidar :))


Paylaş

Yorum yapın

 

Tüm Seviyor Sevmiyor Bilgileri