Umursanmayan, sesleri duyulmayan, kenara itilenler: Yaşamayanlar

Işınla Bizi Scotty 8.9.2018 Yaşamayanlar
Yaşamayanlar

Etrafında fazla dolaşmadan, doğrudan dişlerimizi geçirelim mi hikayeye? Bu, kan emicilerin değil; hayatın kenar mahallelerine sıkışmış, görülmeyen, duyulmayan, umursanmayanların ve buna rağmen hayatta kalmaya çalışanların hikayesi aslında. Yani 'yaşamayanlar'ın... 

İstanbul'un yerlatı dünyasının hakimi olan, dünyanın en güçlü vampirlerinden Dimitry (Kerem Bürsin) ve başkanın (Ahmet Somers) arasında geçen bir konuşmada gördüğümüz gibi; otorite tarafından vampirlere, dikkat çekmeden ve kimse fark etmeden beslenebilecekleri yerler gösterilmiştir. Şehrin kenar mahalleleridir buralar. Varlıkları ile yokluklarını zaten kimsenin fark etmediği; bağırsalar şehrin ışıltılı merkezine seslerini duyuramayacak olan bu yokluk içindeki insanlar, aslında zaten yaşamıyorlardır. Gözden çıkarılmaları, vampirlere yem edilmeleri de işten bile değildir bu yüzden. 

Dizinin birbiriyle mücadele içindeki iki tarafından biri olan 'Avcılar', vampirleri avlamak için bir araya gelmiş bir çete gibi görünse de gerçekte avlanmaktan korunmak, 'yaşamasalar' da hayatta kalabilmek, kurtulabilmek için mücadele eden bir grup aslında. 

Yaşamayanlar

Yaşamayanlar dizisinin, gerçek hayatta servetlerini, konforlarını, ışıltılarını sürdürmek için, güçsüz ve sessiz insanları sömürüyor oluşunun bir alegorisi olmasının yanı sıra; merkezinde bir vampirin olduğu, intikam temalı bir ana hikayesi daha var. 

Bu hikaye ise 19. yüzyılda, Selanik'te başlıyor. Vampirler hakkında uzun bir açılış metninin ardından, çaresiz, serbest bırakılmak için yalvaran bir kadın (Elçin Sangu); onun hemen yanında ise daha sakin ama aynı şekilde ümitsiz görünen bir adamın (Birkan Sokullu) kapalı tutulduğu bir zindan sahnesiyle başlıyoruz hikayeye. Bir cellat geliyor, kadını zindandan çıkarıp boğazını kesiyor ve öldürüyor. Tam o esnada karanlık ve ürkütücü biri, bir vampir (Kerem Bürsin) belirip celladı öldürüyor. 

 

 

Ardından günümüze, atlıyoruz. Puslu İstanbul silueti önünde limanda, bir tabut çıkarılıp götürülüyor; metruk bir binaya bırakılıyor. İçinden Mia çıkıyor, zindanda öldürülen kadın. O zamanlar mavi olan gözleri artık siyah. 

Mia, İstanbul'a kendisini vampire dönüştüren Dimirty'i öldürmeye ve bu sayede yeniden insan olmaya geliyor. Dimitry'le ne sorunu olduğunu henüz bilmediğimiz, bir diğer vampir Karmen'in sınırsız yardımını görüyor bu çabasında. Dimitry şehrin sahibi olarak tanımlanacak kadar güçlü İstanbul'da. Onun da hem Mia'nınkine benzer hem de ondan taban tabana zıt bir amacı var: Gezegenler kan burcuna girdiğinde, ilk vampirin hançeriyle kendisini öldürüp mutlak ölümsüzlüğe kavuşmak. Diğer ana karakterlerimizden, hikayenin başında zindandayken tanıdığımız Numel ise, hemen her vampir hikayesinden aşina olduğumuz insan dostu iyi vampir-kötü vampir çatışmasında iyi olan tarafta; hastanelerden kan alarak besleniyor. Yine, ona benzer bir şekilde Mia da "sadece ölmeyi hak edenleri" öldürerek beslenen bir vampir. 

Yaşamayanlar

Hikayenin bize sunuluşunu, karakterlerin ve aralarındaki ilişkilerin tanıtımı sevdim. Ne çok fazla bilgi veriyor dizi ne de çok az. Çok sayıda karakter olmasına rağmen neler olduğunu rahatça anlayarak ve her karakterin kendi içindeki gizemleriyle, ne olacağını sürekli merak ederek izledim ilk iki bölümü. 

Dizinin yıldız bir oyuncu kadrosu var. Bütün kadro içinde özellikle Kerem Bürsin'in rolüne çok yakıştığını düşünüyorum. Şimdiye kadar canlandırdığı karakterler düşünüldüğünde, 'bad boy'luğu üzerine her zaman iyi giyen bir oyuncu olsa da Dimitry'nin kendi beğenmişliğini, küstahlığını, soğukluğunu ve serseriliğini mükemmel giymiş üstüne. Türkiye'ye geldiğinden beri tam olarak çözemediği aksan sorunu ise ne yazık ki hâlâ sürüyor. Aslında Türk olmayan bir karakteri canlandırdığı düşünülürse bu avantaj bile olabilirdi ama diğer karakterlerin hiçbirinin aksanlı olmaması Bürsin'in Dimitry'sini bu anlamda yadırgatıyor. Birkan Sokullu, Numel'i canlandırırken ne görüntüsünü ne enerjisini değiştirmek zorunda kalmış (Ya da böyle olmasını seçmiş, kim bilir?) Görüntüsüyle de kişiliği ve enerjisiyle de insana en çok benzeyen, bu anlamda kendini en az zorlayan oyuncu olmuş. Elçin Sangu'nun canlandırdığı Mia, bir izleyici olarak, ana karakterler içinde en az yaklaşabildiğim, en az temas edebildiğim oldu. Kalbi intikam isteğiyle katışlaştığından olsa gerek, oldukça soğuk ve mesafeli biri Mia. Ama bu soğukluk izleyiciyle arasına da büyük bir mesafe koyacak yoğunlukta. Bununla birlikte, bütün ana kadro içinde şimdiye kadar canlandırdıklarından çok farklı bir karaktere bürünen, enerjisini bütünüyle değiştirip izleyicisine yepyeni bir Elçin Sangu gösteren de o. Bu anlamda en ağır yükü sırtlanan kişi olarak takdiri hak ediyor.

Yaşamayanlar

 

Ana kadronun dışında (Avcıların lideri Efecan Şenolsun'u da dahil ediyorum bu gruba) hem vampirleri hem avcıları oluşturan tüm yan karakterler için bir olmamışlık, içine girememişlik, yapaylık hissediliyor. Vampirler -elbette kendi fantastik evrenlerinde- inandırıcı değil (özellikle çoğunun Doğu Avrupa kökenli olması gerektiğini düşünürsek çok buralı ve çok çağdaş görünüyorlar.) Avcılarsa fazlasıyla abartılı, hatta karikatürize ve inandırıcı bir ton yakalayamamış durumdalar. 

 

 

Dizinin genel görüntüsünü ise oldukça beğendim. Günümüzde geçen, ama zamanın ötesinden gelen bir hikayeye uygun olarak; hem keskin ve parlak ışıklarla renklenmiş hem de puslu sisli ve gizemli bir atmosfere sahip... Renk kullanımı çok şiirsel. Hemen her sahnede sıcak ve soğuk renklerin birlikte kullanımı çok zenginleştirmiş görselliği. Diziyi izlemeye başlamadan önce görsel efektlerin başarısı konusunda tedirgindim ama oldukça iyi uygulanmışlardı. Gözümü tırmalayan, inandırıcı bulmadığım bir şeye rastlamadım. Az sayıda, abartısız, hikayenin yırtıcılığına uygun, yerli yerince kullanımlardı hepsi. Dizinin teknik kusuru daha çok kurgusunda gibiydi. Sahnelerin geçişlerinde, olayların bağlantılarında yer yer kopukluklar ve karışıklıklar vardı. 

Beni hayal kırıklığına uğratan iki konudan ilki İstanbul'un hikayedeki azlığı ve önemsizliği oldu. Türkiye'nin ilk vampir dizisinin çekileceğini duyduğumda, sadece böyle fantastik ve zor bir projeye girişiliyor olduğu için değil; aynı zamanda hikayenin sahnesi İstanbul olduğu ve İstanbul, tarihi, büyülü ve puslu atmosferiyle böyle bir hikayeye çok yakışacağı için de heyecanlanmıştım. Ne var ki birkaç geniş plan, sıkça adının geçmesi dışında hiçbir varlığı yoktu İstanbul'un. Şehrin kendine özgü mekanları ya da karakterinin geri planda bile kullanılmadığı düşünülürse neden İstanbul? Herhangi bir Doğu Avrupa ülkesi, hatta belirsiz bir şehir de olabilirdi. Ne eksilirdi hikayeden?

Yaşamayanlar

İkincisi ise vampirlere ait dünyanın neredeyse tamamen klişeler üzerine yaslanmış olması ve bu klişelerin de çok yüzeysel bir şekilde uygulanmasıydı. Sinemadan tv'ye son on beş-yirmi yılda vampir temalı yapılan her işte gördüğünüz ve artık bütünüyle bir karikatüre dönüşen deri giysiler, güneş gözlükleri, karanlık gece kulüpleri (Dimitry'nin hemen her açıdan Eric Northman'ın üzerine inşa edildiğini söylemek zor değil.), sert müzikler burada da, yeni hiçbir şey eklenmeden ve olabildiğince yüzeysel şekilde kullanılmış. Bu anlamda bu hikayenin diğer örneklerden farklı tarafı, merkezinde bir insanın olmaması; özellikle de vampir-insan aşkı klişesinden uzak durması. (Dizide şu ana dek gördüğümüz tek vampir-insan ilişkisi Numel ve kendisinden oldukça yaşlı görünen Mari arasındaki. Bu oldukça yumuşak, sakin ve duygusal sahne favori sahnemdi aynı zamanda. Mari'nin tüm isteğine rağmen gençliğinde onu dönüştürmeyen Numel'in, bir vampir olarak karakterini ortaya koyduğu gibi, kendi geçmişiyle ve Mia'ya olan düşkünlüğüyle ilgili de merak uyandırıcı bir sahneydi. Numel ve Mari arasındaki, evrilen ilişkileri üzerine olan konuşma, Vampirle Görüşme'nin melankolizmini anımsatan bir şiirsellikteydi.). Vampirler dünyasına getirilmek istenen bir başka yenilik de insanlar gibi nefes alıp bütün yaşamsal faaliyetleri gerçekleştirmeleri, hatta gündüz de herkesin içinde dolaşabilmeleri olmuş ama bu konu da tutarlı ve altı dolu bir şekilde işlenmemiş. (Numel'in on yıllar boyunca hiç yaşlanmadan bütün insanlarla iç içe, onlardan saklanmadan ve dikkat çekmeden yaşamasını açıklayan hiçbir şey yok örneğin.) 

Her ne kadar bazı sorunları olsa da ve ikinci bölüm, ilk bölümün temposundan uzak olsa da konunun açılımı, karakterlerin her birinin arka planının dengeli ve ilgi çekici sunumu dolayısıyla Yaşamayanlar'ın gelecek bölümlerini de merakla bekliyorum. 

  


Paylaş

Yorum yapın

 

Tüm Yaşamayanlar Bilgileri